Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

YA BOYUN EĞ, YA ZİNCİR KIR!

George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı eserinde eşitlik vaadiyle başlayan bir başkaldırının nasıl yeni bir düzene, hatta yeni bir baskıya dönüştüğünü çarpıcı biçimde anlatır. Orwell, insanların zulmünden kurtulan hayvanların kısa sürede kendi iktidarlarını kuranların gölgesinde kaldığını gösterirken, en ağır yükü her zaman “postundan başka bir şeyi olmayan” emekçilerin taşıdığını hatırlatır. Ve sonunda devrim, sadece isim değiştirir; düzen aynı kalır.

George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı eserinde eşitlik vaadiyle başlayan bir

Peki, bu sözler bugün modern plazalarda, fabrikalarda ve hizmet sektöründe çalışan milyonlarca insan için ne kadar farklıdır?

“Açlıktan ölmeyecek kadar” ifadesi, aslında bugünü de tarif etmiyor mu?

Bugün yalnızca yaşamak için çalışan milyonlarca işçi var. Günde ortalama 8 saat çalışması gereken insanlar, pek çok yerde 11 saatten fazla çalıştırılıyor ve çoğu zaman hak ettikleri karşılığı alamıyor. Geriye ise sömürülen emekleri kalıyor.

Oysa emek dediğimiz şey yalnızca fiziksel güç değildir. Emek; sabırdır, alın teridir, fedakârlıktır. Bir işçinin emeği, toprağa atılan tohum gibidir: Ne verirsen onu büyütür. Ama çoğu zaman o emeğin üzeri örtülür, görünmez kılınır.

Bu kadar emeğe rağmen büyüyen gelir eşitsizliği, işçiler için adaletin varlığını sorgulatır. Çünkü gerçek adaletin olduğu yerde, bu kadar derin eşitsizlik kendine yer bulamaz.

Bugün hâlâ insanlar eve ekmek götürebilmek için canını dişine takarak çalışıyor. Kimi zaman tek varlıkları olan hayatlarını bile riske atıyorlar. Eğer bir insan emeğinin karşılığını alamıyorsa, orada adalet ve eşitlikten söz etmek mümkün müdür?

İşçiler bu dünyanın bel kemiğidir. Tek başlarına tüm düzeni ayakta tutmazlar; fakat bu büyük yapının merkezinde, yükün en ağırını taşıyan en ön saftaki güçtürler. Peki bu güce; ağır çalışma koşulları, ezilmek ve gerektiğinde canından olmak reva mıdır? Bir işçinin hayatı bu kadar mı değersizdir?

Ama bazen bu düzen yalnızca yorar, sömürür ya da görünmez kılmaz… bazen de alır, geri vermez.

Ergani’de, sabahın erken saatlerinde, bir okul bahçesinde çocuklar vardı. Ellerinde ne oyuncak ne kitap… sadece temizlik yapmak için getirilmiş bedenleri. 13 yaşındaki Serkan Yıldırım ve 14 yaşındaki Kasım Yıldırım, amcalarıyla birlikte okul temizliği için komşu köyden gelmişti. Yanlarında bir çocuk daha: M.Y.

Belki de o sabah tek dertleri, bir an önce işi bitirip eve dönmekti. Belki biri top oynamayı düşünüyordu, diğeri öğle yemeğini…

Ama gökyüzü o gün başka türlü karar verdi.

Çocuklar okul bahçesini temizlerken yıldırım düştü. Serkan ve Kasım hayatını kaybetti. M.Y. ise ağır yaralandı.

Şimdi sorulması gereken soru şu: O yaşta çocukların bir okul bahçesinde çalışıyor olması mı daha ağır, yoksa o bahçede hayatlarını kaybetmeleri mi?

Bir düzen düşünün ki; çocuklar oyun oynayacakları yerde çalışıyor, büyümeden yük taşıyor, hayata hazırlanmak yerine hayata karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Ve sonra bir sabah… bir yıldırım düşüyor. Ama aslında o yıldırım, çoktan bu düzenin üzerine düşmüş durumda.

İşte tam da bu yüzden insanın aklına Fidel Castro’nun şu sözü gelir:
“Diğerleri lüks içinde yaşayabilsin diye, neden bazı insanlar çıplak ayakla yürümek zorunda?”

Sermaye sahibi para babalarının doymak bilmediği bu düzende; akşam eve kan ter içinde gelen işçiler, ay sonunu nasıl getireceğini düşünen anne babalar, genç yaşta çalışmak zorunda kalan çocuklar, yerin altında günlerce çalışan madenciler vardır. Ve artık biliyoruz ki… bazen o çocukların adı Serkan olur, Kasım olur.

İşte o anneye, babaya, çocuğa, gence; bu düzensiz düzenin tüm kurbanlarına söylemek istediğim bir cümle var: Eğer bir gün başın eğilirse, hatırla ki senin terinle dönüyor bu dünya. Sen eğilirsen, dünya durur.

Ama bugün, öpülmesi gereken o emekçi ellerine çoğu zaman yalnızca birkaç kuruş sıkıştırılır ve onlar, çalışmaktan nasır tutmuş elleriyle bunu almaktan başka çareleri olmadığını düşünürler. Bu yüzden çoğu işçi, bunun kaderleri olduğunu düşünüp buna boyun eğer.

Karl Marx’ın o ünlü sözü de tam burada düşünülmelidir: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin! Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, zincirlerinizden başka.” Gerçekten de kaybedilecek tek şey, o ağır zincirlerdir.

Maalesef ki bu düzen insanlara iki seçenek sunar: Ya sessizce boyun eğip sömürülmeye devam etmek ya da kendine vurulan görünmez zincirleri fark edip onları kırmak. Çünkü bu dünyada tarafsız kalmak diye bir şey yoktur; ya bu çarkın içinde ezilen olursun ya da o çarkı sorgulayan.

Ve o çocukları unutmayın…
Okul bahçesinde olması gereken sesler kahkaha olmalıydı, süpürge sesi değil. Defter tutmaları gereken eller, temizlik yapmak zorunda kalmamalıydı. Serkan’ın, Kasım’ın hayatı; bir haber cümlesine sığacak kadar küçük değildi. Onlar bu düzenin görmezden geldiği, ama aslında sırtında taşıdığı en ağır gerçekti.

Sermaye sahiplerinin ve kapitalizm destekçilerinin samimiyetsizlikle “kutlu olsun” diye andıkları 1 Mayıs, sadece bir takvim yaprağı değildir. Toprağı sürenlerin, gübreyi verenlerin; yani postundan başka bir şeyi olmayanların kendi değerini hatırladığı gündür. İşte bu yüzden

YAŞASIN 1 MAYIS
YAŞASIN İŞÇİNİN VE EMEKÇİNİN BAYRAMI

“Hasta la victoria siempre”
(Zafere kadar daima)